Nürnberg Duruşmaları

Savaş bitmişti. Nazi savaş suçlularını yargılamak için Nürnberg’de bir Uluslararası Askerî Mahkeme kuruldu. Esas dava 1945 yılı Kasım ayından mahkemenin kararını açıkladığı 30 Eylül 1946 tarihine kadar devam etti – ben de yargılamanın son dört ayında hazır bulundum.

Almanya’nın Polonya’ya saldırısından birkaç gün öncesine kadar İngiliz ebeveynlerimle Berlin’de yaşıyordum, orada okula gidiyordum. Saldırı sonrasında kendimi İsviçre’de buldum, orada savaşı gördüm ve eğitimimin son altı senesini Fransızca dilinde eğitim verilen okullarda ve üniversitede tamamladım.

Nürnberg’de duruşmalar İngilizce, Fransızca, Rusça ve Almanca dillerinde, daha önce hemen hemen hiç denenmemiş, yepyeni bir yöntemle, simültane tercüme sistemi kullanılarak gerçekleştiriliyordu. Yargılamanın uzunluğu sebebiyle, bazı tercümanlar ayrılıyor ve yerlerine yenilerini bulmak gerekiyordu. Gözetmenler yeni yetenek arayışındaydı. Cenevre Üniversitesi Tercüme Okulu’nda bir sınav düzenlendi ve ben de şaşırtıcı bir şekilde bu sınavı geçtim. Okulda sadece konsekütif tercüme öğrendik; sonra bir anda kendimi bedensiz bir sesi kulaklıkla dinleyip aynı anda bir mikrofona konuşurken buluvermekten son derece şaşkındım.

Diplomamın mürekkebi kurumadan, Nürnberg’e doğru yola koyuldum. Bu benim ilk işimdi ve o zaman farkında olmasam da en büyük işimdi aynı zamanda. 21 yaşımın verdiği saf heyecanla evden ayrılabilmek, yurtdışında çalışmanın göz kamaştırıcılığı ile bilinmeyenin cazibesinin peşinde işe atladım. Dört ay sonra, mahkeme bitti, ben de ayrıldım: on yaş daha büyümüş, çok daha bilgili ve gerçekten de bir tercüman olarak.

Nürnberg’e giderken yolda Frankfurt yakınlarında, karman çorman seyahat belgeleri, sokağa çıkma yasakları ve olmayan tren seferleri içinde kaybolmuştum. Sonunda Nürnberg’e ulaştığımda, tüm görev sürem boyunca Grand Hotel’de konaklayacaktım. Bir hafta boyunca Mahkeme Salonu’nun dinleyicilere ayrılmış bölümünde duruşmaları izledim. Bir öğle arasında kabinde kısa bir teste tâbi tutulduktan sonra ertesi gün gerçekten çalışmaya başlayacağım söylendi. Ya batacaktım suda, ya da yüzecektim. Yüzdüm.

Mahkeme Salonu’nun yerleşimi basit ve ufaktı. Sanık, yüzü hâkimlere dönük olarak, arada Alman savunma avukatları ve kâtiplerle birlikte duruyordu. Bizim çalıştığımız dört adet tercüme kabini bu bölüme dik olacak şekilde ve sanıklara çok yakın bir konumdaydı. Sanıkları izleyebiliyorduk, onlar da genellikle bizi izliyordu. Tercümanların tam karşısında, mahkeme salonunun dördüncü kenarına denk gelecek şekilde üç sıra Savcı masası bulunuyordu, onun arkasında da basın ve izleyicilere ayrılan bölüm vardı.

Günümüzün gelişmiş teknik standartları ile kıyaslanacak olursa, duruşmalarda kullanılan tercüme kabinleri ve ekipmanı oldukça ilkeldi. Üç tarafı kapalı, üstü açık camekân bölmeler içinde oturuyorduk. Zar-zor sığıştığımız için duruşmaya ara verildiği zamanlar dışında kabinden ayrılmak mümküm değildi ve aralarda da zaten içeriye sığıştığımız sıranın tersiyle kabinden çıkabiliyorduk ancak. Kulaklıklar son derece hantaldı ve her kabinde çalışan üç tercüman da konuşulan dile göre kim tercüme yapacaksa elden ele birbirlerine vererek tek bir el mikrofonunu paylaşmak zorundaydı.

Sistem ikide birde çöküyordu, ses kalitesi kötü idi, ama biz de doğaçlama yapmayı öğrendik. Şimdi dönüp geriye bakınca, bu durumla ne kadar iyi başettiğimizi ve ne kadar büyük bir süratle yeni beceriler edindiğimizi hayretle görüyorum. Süratle ve çok iyi bir şekilde yapmayı öğrendiğimiz şeylerden biri de kaynak dilde yazılı metni hedef dilde okuyarak tercüme etmek (Ç.N. orijinal metinde geçtiği şekliyle “sight-reading”, “sight-translation” da denir) oldu. Nürnberg’e geldiğim tarihte henüz, hedef dile tercüme edilmemiş yazılı konuşma metinlerinin tercümanlara iletilmesi çok sık rastlanan bir şey değildi, halbuki bu çok yararlı oluyordu. Bu zorluğu göğüsleyebilme kabiliyetime dair ne kadar kuşkum varsa, kabine girer girmez kayboluveriyordu, tıpkı bir aktörün sahneye adımını atar atmaz sahne korkusundan sıyrılıvermesi gibi.

Gözetmenler sürekli olarak performansımızı yakından takip ediyorlar, nerelerde hata yaptığımızı ya da tercümemizi nasıl düzeltebileceğimizi bize söylüyorlardı. Biraz daha alçak sesle tercüme yapmam söylendi bana, ben de öyle yaptım. O günden beri, tercümanın sesinin kalitesinin ne kadar önemli olduğunun bilincindeyim ve bazen rastladığımız çığırtkan baykuş misâli ya da ağır bir aksanla tercüme yapanlarımıza neden çeki düzen verilmediğini merak ederim.

Üstüste ikişer gün çalışıyor, üçüncü gün dinleniyorduk. Aynı ekip sabahtan 1,5 saat, öğleden sonra da 1,5 saat süreyle çalışıyordu. Sabah ve öğleden sonraki oturumların diğer yarısında başka bir ekip görevliyken biz de yakındaki bir başka salonda kulağımızda kulaklıklarla Mahkeme Salonu’ndaki duruşmayı takip ediyorduk. Hâkim Lord Lawrence’ın verdiği mahkûmiyet kararlarını bu salonda dinlemiştim. Kararlar açıklanırken bu salon da tıklım tıklım dolu, atmosfer gergin ve ciddîydi, tıpkı Mahkeme Salonu’ndaki gibi.

Tercümanlar da oldukça kozmopolitan bir gruptu bence; her yaş ve milletten, değişik mesleklerden ve farklı görüşlerden – aralarında birkaç mülteci ve Yahudi de vardı.

Kasvetli yerli halkın ortasında, enkaz yığınlarından ibaret bir şehirde yaşamak da, Mahkeme Salonu’nda durmaksızın anlatılan dehşet hikâyeleri de çok stresli idi. İlkini göz ardı etmeyi öğrendim; Mahkeme’deki gerginliğin de yaptığım işe konsantre olarak üstesinden geldim. O esnada tercümanlar arasındaki olağanüstü ekip ruhu anlayışı ve bazılarıyla sonradan hayat boyu devam edecek yakın dostluk kurmam bu gerilimi atlatmamda çok yardımcı oldu. Akşamları Grand Hotel’in Mermer Salonu’nda dans ederek rahatlıyorduk. Çok eğleniyorduk, Mahkeme Salonu’nun kasvetine karşı birebir etkili bir panzehir.

Mahkeme esnasında, şahsî fikirlerimiz ne olursa olsun, çalışırken tarafsız kalmamız gerekiyordu. Sanıklar, yoğun bir insanî şer bulutundan sıyrılıp yavaş yavaş birer birey olarak ortaya çıkıyordu. Hatta Göring’in zekâsına ve onuruna hayran olmamak ve iğrenç Streicher’i alenen aşağılamasına katılmamak mümkün değildi. Kaltenbrunner beni korkutmuştu, o kadar net bir şekilde kötüydü ki. Hess’in son sözlerini duyduktan sonra onun tamamen aklını oynatmış olduğuna dair hiçbir şüphem kalmamıştı. Yalnızca ölen âmiri Göbels’in yerine geçtiği için orada bulunan Fritzsche’yi hepimiz sevmiştik ve beraat ettiğine memnun olduk.

Mahkeme kararı açıklanıp gerilimin dağıldığı âna geldiğimizde artık Nürnberg’den usanmıştım. Esas davada Fransızca’dan İngilizce’ye tercüme yapmışken, Ek Davalarda çalışmak üzere Almanca kabinine geçmem istendi. Beni ve birkaç tercümanı Paris’te düzenlenecek İlk Genel Konferans’ta çalışmak üzere (İngilizce/Fransızca konsekütif) seçen UNESCO’nun Tercüme Ekibi Şefi sayesinde bu işten kurtuldum. Nürnberg sözleşmem böylece sona erdi ve oradan ayrıldım.

Geçenlerde Nürnberg’e gittim yeniden. Şehir yeni baştan kurulmuş, savaşın izleri silinmiş. 54 yıl sonra Mahkeme Salonu oldukça küçük göründü gözüme. İzleyicilerin olduğu bölümün ön tarafı bir duvarla ayrılmış durumda. Sanıklara ayrılan geniş bölüm artık daha az sayıda sanık için yeniden yapılmış. Koyu renkli zalim ahşap paneller ve ağır mermer kapı pervazları hâlâ yerli yerinde ama; sanık bölümünün arkasına açılan ve Nazi liderlerinin teker teker hesap vermek üzere salona getirildiği ufak asansör kapısı da olduğu gibi duruyor. Lâkin bunları yeniden görmek beni geçmişe götürmedi. Nürnberg Duruşmaları artık tarih olmuş.


Bu bölümde yayınlanan makaleler, yazar(lar)ın görüşlerini yansıtmaktadır ve AIIC’in resmî görüşü olarak değerlendirilemez.


Translated into Turkish by: A.Nazan Kızıltan Süzer, AIIC Turkey Council Member, Istanbul, 07 March 2013



Patricia Vander Elst ( eski ismi Patricia Jordan), Brüksel’de yaşayan faal bir AIIC üyesidir. Bu makaleyi Aralık 2000’de yazmıştır.
Fotoğraflar : Nürnberg fotoğraf galerisi

Recommended citation format:
AIIC. "Nürnberg Duruşmaları". aiic-usa.com March 14, 2013. Accessed November 15, 2019. <http://aiic-usa.com/p/6471>.